9 Kasım 2009 Pazartesi

ALEVİLER SORGULUYOR

Aleviler sorguluyor86 yıllık Cumhuriyet’in, kendisinden beslenen küçük bir azınlık dışında, bütün toplumsal kesimlerle ilişkisi hep problemli oldu. Ulusal, ideolojik, politik ‘tekçi’ kostümünü giydirmek üzere yöneldiği her kesim bir problem alanına dönüştü. Giderek de rejimin kendisi çözüm bekleyen bir problem haline geldi. Bugün yaşanan budur; herkes bu problemi sorgulamakta, çözümünü aramaktadır. Aleviler de bunu yapmaktadır. Bugüne kadar, “Laik Cumhuriyet’in temel dayanağı” olmakla avutulmuş, ama Sünni-Hanefi devlet dini gerçeği altında hoyratça yok sayılmışlardı. Otoriter-laikçiliğin ve özellikle devlet partisi CHP’nin geleneksel oy deposu durumunda olmalarına karşın, CHP dahil hiçbir “laikçi” hükümet, “Alevilerin sorunları var” demedi. Özellikle son yıllarda “Laik rejim” üzerinden bir devlet savunusuyla sınırlanmak istenen Aleviler, bugüne dek, savunulması istenenin nimetlerinden hiç yararlandırılmadı!“Aleviler Cumhuriyet’e hep sahip çıkmıştır” denilir ya, doğrudur; peki ama Cumhuriyet Alevi’ye sahip çıkmış mıdır? Asıl soru budur artık. 86 yıllık Cumhuriyet, işte bu soruyu sorarak rejimi sorgulama noktasına getirmiştir Alevileri… Osmanlı’nın Alevi düşmanı hilafetini gösterip Cumhuriyetin avutucu sahte laikliğine razı edilmeye çalışıldı Aleviler… Osmanlı monarşisine karşı Cumhuriyet, teokrasiye karşı laiklik, fikir olarak elbette ileriydi. Ama bu Cumhuriyet hiçbir zaman demokratik, laik, halkçı, sosyal olmadı ki… Herkesi olduğu gibi, Aleviyi de önce umutlandırdı ama hemen sonra dışladı. Osmanlı’nın Aleviye yönelik ‘katli vacip’ konseptinin yerine, eğitimde, kültürde Aleviyi tamamen dışlayarak Sünni egemenliğini dayatan ‘özgün’ bir asimilasyon ikame edildi.Bu Cumhuriyet kimsenin kendi ulusal, inançsal, sınıfsal gerçekliğini tanımadı. Gayrimüslim gayrimüslimliğini, Kürt Kürtlüğünü, Alevi Aleviliğini, komünist komünistliğini yaşatmadı. İşçiye sendikayı, 1 Mayıs’ı yasakladı. 1925’deki Takriri Sükun’u anmak yeterlidir herhalde... Yani? Cumhuriyetin şekillendirdiği ceberrut statükoyu sorgulamak, “İslamcılık” ya da “laiklik karşıtlığı” falan değildir. Söylediğimiz, bilakis, Cumhuriyetin laik ve demokratik olmadığıdır. O çok şikayet edilen ve “Cumhuriyet düşmanı” diye Alevilere biricik hedef olarak belletilmeye çalışılan “dincilik” de bugünkü gücünü Cumhuriyetin işte bu ‘laik olmayan laikliği’ne borçludur aslında…Alevi sorununda devleti aklayan, sorunu örneğin AKP’yle başlatan statükocu misyonerlik, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın daha Atatürk dönemine, İmam Hatip Okulları’nın İnönü dönemine, zorunlu din derslerinin 12 Eylül dönemine denk düştüğünü nedense hatırlamaz! Mum söndü hikayeleri, Alevi köylere cami yaptırılması, Maraş, Sıvas katliamları… Aleviler bütün bir Cumhuriyet sürecinin mağdurlarıdırlar…Bugün AKP’yle yapılmak istenen ise, Cumhuriyetçi statükonun artık dikiş tutmaz elbisesine sığmayan Alevilerin bu kez de Alevi açılımı adıyla, bir başka düzeyde bağlanmak istenmesidir. “İslam-içi folklorik bir renk” biçimindeki Alevilik kurgusuyla Aleviler, Diyanet’in eklentisi yapılarak devlet-Alevi ilişkisi bir başka düzeyde kurulmaya çalışılmaktadır. Kültürel, sosyal, politik boyutlarından kopararak tamamen dini ritüeller toplamına dönüştüreceği için Aleviliği Alevisizleştirme girişimidir bu… Ama Aleviler kendi örgütlülükleri ile statükocu CHP’ye de ‘açılımcı’ AKP’ye de yem olmak dışında farklı bir pozisyonu zorlamaktalar artık. Bu tarihsel bir gelişmedir. Anlaşılmaktadır ki, direnmenin tek yolu, ezilen kimliğin, bir dünya görüşü ve bir siyasal mücadeleyle buluşturulmasıdır. Demokrasi ihtiyacı içindeki bütün çevreleri kapsayacak bir siyasal cephe ihtiyacı, herkes için daha bir yakıcı olmaktadır. Egemenlerin biçecekleri “yeni elbise”yi reddetmenin en etkin yolu, bütün ezilenlerin, birlikte, kendi elbiselerini kendilerinin biçmesinden geçiyor. İşte demokrasi ve eşit yurttaşlık talebiyle Alevilerin İstanbul Kadıköy’de yapacakları bugünkü miting Alevi buluşması değil sadece, bir demokrasi buluşmasıdır.

2 Kasım 2009 Pazartesi

BU MİTİNG

8 KASIM 2009’DA TÜRKİYENİN DÖRT BİR YANINDAN GELİP İSTANBUL’DA BULUŞUYORUZ;
Bu Miting;Demokrasi İçindir, Laiklik içindir,İnsan hakları içindir,Eşit yurttaşlık hakkı içindir.Sivil, demokratik, özgürlükçü bir anayasa içindir.Bu Miting;Ayrımcılığa son verilsin, AHİM ve Danıştay kararları uygulansın, zorunlu din dersleri kaldırılsın,Diyanet lağvedilsin, Cem ve kültür evlerimiz yasal statüye kavuşsun, Madımak Oteli müze olsun, Alevi köylerine camii yapılmasın, Asimilasyon politikaları son bulsun, diyedir.Bu Miting;Özelleştirmeler son bulsun, Sendikasızlaştırma, örgütsüzleştirme son bulsun, Cinsiyetçi yaklaşımlar son bulsun, Eşit iş’e, eşit ücret ödensin, Seçim barajı kaldırılsın, Dokunulmazlıklar kaldırılsın, Zamlar geri alınsın, İMF politikaları sona ersin, Emperyalistler evine dönsün, Annelerimiz artık ağlamasın, Kürt sorunu demokratik, barışçıl yolla çözülsün, Yurt’ta barış, dünya’da barış olsun, diyedir.Bu Miting;Eğitim, sağlık parasız olsun, Şeriatçı yükseliş dursun, Kimse, dilinden, dininden, kökeninden dolayı sorgulanmasın, diyedir.Bu Miting; Bin yıllardır bu toprakların bir gerçeği olan Alevi varlığının her aşamada inkâr edilmesine dur demek içindir. Bugün ise AKP gericiliğince daha da azgınlaşarak sürdürülen bu yok sayma politikalarının sona erdirilmesini sağlamak ve "Alevi Çalıştayı" na sunduğumuz taleplerimizin kabulü içindir.Yurdun dört bir yanından yola çıkacak 8 Kasım 2009 Pazar günü İstanbul'da olacağız. Tarihe iz bırakmak adına;GELİN CANLAR BİR OLALIMMİTİNG: 8 KASIM PAZAR İSTANBULToplanma Yerleri : Saat 11:00' de* Tepe Nautilus * Haydar Paşa Numune Hastanesi Önü * Salı PazarıMiting :Saat 13.00 Kadıköy Meydanı

2 Ekim 2009 Cuma

HANGİ KİTABI AÇDIYSAM İNSANI GÖRDÜM

Hasan Dede.
Hangi kitabi acdiysam, hangi Dervis-in ve tavvufcunun gecmis hayatini okuduysam gördümki bütün kapilari acan insan.Hasan Kilavuz
Hangi kitabı açtıysam, hangi Derviş`in ve tasavvufcunun geçmiş hayatını okuduysam gördüm ki bütün kapıları açan insan, bütün kutsal mekanlarda oturan insan, söyleyen insan, dinleyen insan, düşünen insan, dertlere derman, yaralara merhem olan insan.Bundan dolayı yukarıdaki başlığı yazıma uygun gördüm.Ben çocukluğumu ve gençlik yıllarımı alevi-kızılbaş ocaklarının en yoğun bulunduğu Dersim ( Tunceli ) bölgesinde geçirdim. Orta öğrenimimi Tunceli ve Elazığ’da bitirdim. Bu bölgede Baba Mansur, Kureyşan; Sarı Saltık, Ağuçan; Cemal Abdal, Derviş Geevr ( Derviş Beyaz), Seyid Sabun ( Seyid Safi ) gibi alevi ocakları ve bu ocaklara bağlı talipler yaşıyor. Buralardaki ocakzade pirler olsun veya onlara talip olan aileler olsun, yaşamlarının her alanına, çalışırken, konuşurken, ibadet yaparken, misafir olurken, yatarken, kalkarken yalnızca Hak deyimini kullandıklarını yaşayarak duyarak büyüdüm.Son yirmi yıldan beri alevilerin Avrupa’daki örgütlü kurumları içerisindeyim. Gerek görüştüğüm alevi ocakzade mensupları ile olsun, gerekse gidip Türkiye`de bizzat ziyaret ettiğim, Tokat Hubyar Ocağı ve Dedeleri, Merzifon’da Piri Baba Dergahı çevresindeki müritler, Karadeniz’de Güvenç Abdal Ocağı Dedeleri, Hacı Bektaş Dergahı mensupları ( Velayetin Çelebi, Dertli Divani ) Abdal Musa Dergahı mensupları olan müritler, Cogi Baba çevresindeki talipler, Kızıl Deli Sultan Ocağı talipleri, Sivas’ta Pir Sultanlılar ve görüştüğüm diğer insanlar olsun, inanç rituellerinde hep Hak deyimini kullandıklarını gördüm.Küserken Hakkı çağırarak beddua ederlerdi, barışırken Hakkı çağırarak dua ederlerdi. Vedalaşırken birbirlerini Hakka emanet ederler. Kutsal günlerinde veya herhangi bir müşkülün hal edilmesi için pirlerini çağırdıklarında pirin oturduğu döşeğe ( posta ) „Hak Döşeği” derler. Sofraya “Hak Sofrası” derler. Darda kalana, hasta olana, murad dileyene, uzak yola gidene “Hak yardım etsin.” derlerdi. Alevilerin insani kamilleri kendi aralarındaki en koyu muhabbetlerinde “Yanlış yapmayın Hak görür.“ diyerek ona göz verirlerdi, o duyar diye kulak verirlerdi, Hak vurur diye el ayak verirlerdi. Bütün bu meziyetler insanda mevcut, Hak insandadır, kamil insan sıfatında daima aramızdadır ancak can gözü açık olan onu görür, Hak senin gönlünde, Hak senin vicdanında deyimlerinden başka deyimler çok ender kullanılırdı. Köyden kentlere göçün hızlanmasıyla, aleviler metropollere yerleşmeye başladıktan sonra ve alevilerin okur yazar oranı arttıkça, alevi köylerine cami yapıldıkça, alevileri asimile etmek için devlet politikası uygulanmaya başladıktan sonra, aleviler inanç ve ibadet dilindeki, Pir, Rahper, Murşit, Hızır, Hak, Müsahip, deyimlerini yavaş yavaş terk etmeye veya çok az kullanmaya başladılar. Allah ve Tanrı deyimleri alevilerin inanç ve ibadet diline çok sonradan girmiş ve çok az kullanılır. Cumhuriyetin kazanımlarına sahip çıkmayı onur meselesi yapan Aleviler Kur-ran`ın türkçeleştirme ve ezanın türkçe okunması girişimlerinden sonra Tanrı deyimini kullanmaya başladılar. Sunni İslamın Allah ve Tanrı kavramı ile Anadolu Kızılbaş Alevilerinin Hak kavramı arasında çok büyük ve birbiriyle asla uyuşmayan farklılıklar vardır. İslam’da Allah’ı veya Tanrı’yı tarif edemezsin, onun tekliği kesin ve öylesine katıdır ki asla tartışamazsın, şekli ve görünüşü asla yoktur. Yiyip içen, evlenen, savaşan peygamberin resmini dahi çizemezsin.Aleviler Tanrın’ın özelliklerini anlatırken, gücünü ve becerisini yorumlarken hep insandan örnekler verirler ve Tanrı’ya yalnızca insan boyutuyla bakarlar. Tanrı insan suretinde vücut bulmuştur. Murşitlik makamı ( Murşitlik Postu ) Peygamber Makamıdır diye Aleviler Murşitlerini o makamda görürler. Sen ademi hakir görme Adem sulb-ü nurdur hocaŞu dünyaya gelen herkesHak indinde birdir hoca ( Derviş Kemal )Eskiden çağların değişimi yüz yılları buluyordu. Günümüzde bilim o denli hızla gelişiyor ve ilerliyor ki, çağların değişim süreci oldukça kısalmış , son yirmi ile otuz yıl içinde insanoğlu çağımıza bilim çağı damgasını vurmuş. Doğadaki her şeyin bilimsel açıklamasını yapıyor. Eski ve orta çağların yanlışlıklarını, eksikliklerini ortaya çıkarıyor.Bin yılların uygarlıklarından akıp gelerek oluşturduğu felsefik yapısıyla alevilik değişen ve gelişen çağa ayak uyduran bir inançtır. Çağların değişimiyle kendini değiştiren ve geliştiren aleviler artık “Ben insanım.” diyebiliyor. Çünkü Alevi inancında en yüce varlık insandır. Bu inancın mayası atıldığı günden beri, inanç teorisinin ana konusu hep insan olmuştur. Hayatın her alanında insana yönelmeyi ve insana hizmeti ibadet kabul ederler. Bu inanç ve ibadetin özüdür ve binlerce yıldır bu öz asla değişmemiştir. Bu özün verdiği çoşkudur ki bin yıl önce atalarımızın “Enel Hak.“ Hak bendedir ( Tanrı bendedir ) deyimi yerine, artık aleviler doğrudan “Ben insanım.” diyebilecekleri örgütlü bir yapıları ve kendilerini anlatabilecekleri bilgi ve donanımları vardır. Alevilikte insan tanrılaştırılırken veya Tanrı tarif edilirken insan suretinde vücut bulduğu bütün Alevi Uluları’nın ortak beyanıdır.Çok cehd idub istedüm Yirü göki aradumHiç mekanda bulamadımBuldum insan içinde ( Yunus )Sunni islama göre ise insan yalnız kuldur, Tanrı ile boy ölçüşmek en büyük şirktir. Allah karşısında insanın hiç bir gücü olamaz. İnsanın alın yazısını yazanda odur. Ölünce sorgulayan odur. Cennet ve cehennemi vardır. İbadet ona olan borçtur, bu borcun mutlaka yerine getirilmesi gerekir ancak bu şekilde kulu yaratan Allah’a minnet borcu ödenir.Alevi Kızılbaş inancında insan, bütün faaliyetlerin ve eylemlerin odak noktasıdır. Temel amaç gaye insandır ve insan mutluluğudur. Bilinmeyen, gözle görünmeyen, elle tutulmayana karşı kendini borçlu hissetmez. ( Ben görmedi- ğim Tanrı’ya ibadet etmem , Hz. Ali ) İnsan taşıdığı öz ( can ) itibariyle tanrısal kaynaktan gelir.Evvel benem ahir benemCanlara can olan benem ( Yunus )İnsan çağların akışı içerisinde değiştikçe, bilgisi ve birikimi arttıkça, olaylara ve inançlara karşıda yorum ve anlatımları değişiyor. Bu insanın doğasında olan bir olaydır. Çağdaş uygarlığın yürü dediği yerde inancın dur demesi pek etkili olmuyor. Bir inanç ne denli güçlü olursa olsun uygarlığın gelişimi karşısında yaşama, direnme gibi girişimlerini uzun boylu sürdüremez. Kızılbaş alevilerde insan tarifi ve insan gerçekliği islamdan binlerce yıl öncelere dayanır. Alevilikte vahdet-i vücut düşüncesi aleviliğin Tanrı konusundaki temel düşüncesidir. Vahdet-i vücut, Tanrı ile insanın birleşmesidir. İkisinin bir arada telafuz edilmesidir. Vahdet-i vücut görüşünde Tanrı ile insan arasında senlik benlik yoktur. Birlik vardır. İnsan ile Tanrı’nın bir olduğu kabul edildiği için, insanın konuşması Tanrı’nın kelamı olarak görülür. Konuşan Kuran ( Kuran-ı natık ) deyimi alevilikte sıkça kullanılır. Konuşan Kuran insan dilidir. Kamil insanın ( Pir, Murşit, Evliya ) konuştukları Kur-ran hükmünde olduğu kabul edilir.Alevilikte Hac insan gönlü almadır. Tanrı’nın mekan tuttuğu yer yalnızca insan gönlüdür. Alevilikte niyaz vardır. Tanrı insanı kendi nurundan yarattığına inanıldığı için, taşa toprağa değil insana niyaz edilmesi kabul edilmiştir. Alevilikte bütün muhabbetler yapılırken ve inanç rituelleri yerine getirilirken cemal cemale yapılır. İnsanın özünde Tanrı varlığı yatıyor onun için bütün niyazlaşmalar ( islamın şeriat anlayışına karşılık ) insan yüzüne karşı yapılır. Şeriatçılar ibadetlerinde kıbleye dönüyorlar, alevilerde muhabbetlerinde ve ibadetlerinde insana dönerler.Kızılbaş-alevi inancında insan Tanrı’nın tüm özelliklerini üzerinde taşır. Akıl, fikir, zevk, mutluluk, güzellik, hayattaki her şey tanrısal bir özelliktir. Değerler yaratan toplumsal ve tarihsel bir varlıktır insan. Doğanın ürünü olan başka varlıklarının hiç birinde bu nitelikler bulunmaz. Alevilikte ön ve son yoktur. Her şey devam halinde ve sonsuzdur. Alevilikteki bu görüş diyalektik materyalizmin, “Hiç bir şey ne yoktan var, ne vardan yok olur.” kuralını içinde barındırır. Miskin Hallac-ı Mansur Enel Hak diye çağırırBile dara çekilip ol oda yanan benim ( Şeyhoğlu Satu )Hallac-ı Mansur kızılbaş alevilerin inancındaki Tanrı insan görüşünü net bir şekilde ortaya koyan en korkusuz insandır. Daha çok önceleri “ Görmediğim Tanrı’ya tapmam.” diyen Hz.Ali’nin bu sözü çok uzun zaman alevi inancının kadim dervişleri tarafından halk içinde bazen açık, bazen gizli işlenerek olgunlaştırılmıştır. Alevilerin yukarıdaki bu deyimi sahiplenmeleri ve ona kutsallık yüklemeleri Hallac’ın “ Enel Hak “ diye haykırmasıyla oldu. Bu görüş kısa sürede bütün kızılbaş aleviler tarafından hiç bir şüpheye meydan vermemek üzere kabul gördü ve inançta en kutsal yerine oturtuldu. Bu görüş alevilerin yalnız inanç ve ibadetlerinde değil, alevilerin evrendeki bütün varlıklara yönelik görüşleri bu anlayış doğrultusunda yeni ifadeler buldu.Her yeni ve doğru fikrin bir bedeli vardır. Hallac bu bedeli canıyla veren ve Anadolu Alevilerinin inancında Tanrı insan görüşünün Piri olarak en yüce burca oturan kişidir.Alevilerin bedel ödeyerek savunup günümüze kadar getirdikleri bu yüce zatların görüşleri ne yazık ki aleviyim diyen bazı dönekler tarafından yok sayılmaktadır ve aleviliği şeriatçı bir çizgiye götürme gayretleri içerisindedirler.Alevi toplumunun örgütlü genç kusağında zuhur eden Hallac’ın direngen ruhu hiç bir tereddüde yer vermemek üzere onun bin yıldır savunulan görüşlerini sahiplenerek, bu şeriat özlemcisi türk islam sentezcilerine bu firsatı vermeyecektir.Hallac`tan sonra aleviler için söyledikleri bir kanun olan Seyid Nesimi alevilerin Yedi Ulular’ı içerisindedir. Mücadeleci ve fikirlerinden asla taviz vermeyen bu yüce zat derisini yüzdürmekten çekinmeyerek şeriatçıların tanrısını doğrudan doğruya red etmiştir.Ey beni na-hak diyenlerKandedir beş yaradanGel getir ispatın etKimdir bu şeyni yaradan ( Nesimi ) Şeriatçıların savundukları Tanrı anlayışına karşı o feodal dönemde cahilliğin ve şeriatın kol gezdiği ortamda Seyid Nesimi çıkıyor Tanrı’yı savunanları ispata çağırıyor. Aleviler bu korkusuz dervişi bağırlarına basıp onu ulu bilmişler ve darına durmuşlar.Şeyh Bedrettin Anadolu Alevileri için çok büyük bir değerdir. Alevi önderleri arasında büyük bir yeri vardır. Bedrettin Tanrı insan konusunda kendisinden öncekilerle gönül köprüsü kurduğu gibi, kendisinden sonrakilere de bir mesas veriyor. “Hakka erişmek insanın saf varlığına erişmektir” diyor. Çok açık ve yalın bir şekilde aleviliğin Tanrı görüşünü ortaya koyuyor. Alevilerin Tanrı ve insan görüşü en iyi ve çıplak bir şekilde alevi pirlerinin dua ve gülbenklerinde kendisini gösterir. Bütün gülbenklerin ortak yanı yardım istenenin insan olmasıdır. Gülbenklerde üçler, beşler, yediler, kırklar ve alevi dergah sahipleri, Hacı Bektaşi Veli ve diğer ocakzadelerden yardım istenir.Hiç bir gülbenk yoktur ki, şeriatçıların Tanrılar’ından yardım istensin böyle bir şey asla görülmüyor. İnsanlara yardım edecek güç yine insandır.Dualar böyle diye alevilik böyle olmadı. Alevilikteki inanç ve ibadetin özü böyle olduğu için bu şekilde dua ediliyor. Bir şeriatçı hiç bir zaman insan ismi anarak dua etmez. Alevilerde her şeyin başında insan geldiği için, dualarda , beddualarda ve yeminlerin hemen hepsinde erdemli insan unsuru ön plandadır. Asırlar boyunca alevilik gibi yüce bir inancın temel düsturlarını belirleyenler bu yol ve erkanın serden geçtiği korkusuz önderleridir. Kendilerinden sonra gelen anadolu kızılbaş dervişleri bu ocakların çırasını yanık tutarak söndürmemişler. Pirlerine verdikleri ikrarda sadık kalarak, yeni yeni görüşlerle besleyip Anadolu’da bir deryaya dönüştürdükleri bu inancın bütün gönüldaşlarına aşk-ı niyaz ederim.
Hasan Kılavuz

15 Eylül 2009 Salı

ÖFKE HÜZÜN GURUR

ÖFKE, HÜZÜN, GURUR…
/ 15 Eylül 2009

Memleketin ezici çoğunluğuna, ne yazık ki, unutturuldu 12 Eylül. Şimdi müthiş darbesavar, liberal ve demokrat kalemleri medyanın, bu unutturma işi için epey emek harcadılar! Ancak; unutmayanlar, etlerinde kemiklerinde hissettikleri için asla unutamayacak olanlar ve unutturmamaya yeminli olanlar da var 12 Eylül’ü!Etlerinde ve kemiklerinde cop darbesi, tazyikli soğuk su işkencesi, elektrik akımı ve nihayet boyunlarında urgan olarak hissedenler 12 Eylül’ü, tabii öfke ile anımsıyorlar. Öfkeyi ilkel bir intikam duygusuna teslim etmeden kimileri, bu memleket böyle şeyleri bir daha asla yaşamasın diye, o gün yaşananları unutturmamak için çırpınıp duruyorlar.Dostluk Yardımlaşma Vakfı, bu yıl, son derece nesnel ve çarpıcı bir belgeselle hakkını verdi unutturmama çabalarının. 12 Eylül günü, Ankara’da bir salonu dolduran yüzlerce insan; genç-yaşlı, kadın-erkek, gözyaşlarıyla izledi belgeseli.Belgesel müthişti. Ama o salonu farklı kılan 1.5 yıllık bir emeğin ürünü olan belgeselin izlenmesi değildi yalnızca. Bir başka “ilk” yaşandı o gün. 12 Eylül’ün evlatlarını astığı anneler, kardeşlerini astığı ablalar, abilerini astığı kardeşler de vardı salonda. Ve hüzün… Darbeyle canı en fazla yanan bu insanlarla birlikte salona dolan müthiş bir hüzün…Darbe günlerinde ve sonrasında hep itilip kakılmış o insanlar; anneler, ablalar, kardeşler, unutturulmak istenen canlarının unutulmadığını gördüler. Belki de ilk kez onca yıl sonra, yüksekten bakıp bir salona, onlara evlatları gibi bakan yüzler gördüler yüzlerce. Elleri öpüldü. Bu halk, bizler, 12 Eylül’ün sizden çaldığı evladınızı, kardeşinizi unutmadı, unutmadık denildi. 29 yıl önce çaresizce açılan ellere, evlatlarıyla duydukları gururu taçlandıran plaketler verildi.Bir ana, derinden gelen sesiyle, “Oğlum ölmedi, o ölmedi, yaşıyor” dedi, ilk kez bir salona bakarak ve 12 Eylül’ün astığı evladının yaşadığını görerek.Bir avukat, asılırken “Biz bu anın tanığıyız. Sizi ne unutur, ne unuttururuz” dediği gençlere verdiği sözün tutulduğunu gördü o salonda.Ben bütün bunların bir parçası olduğum için gurur duydum! Salondaki herkesin dilinde, kimilerinin elinde olan bir gazetenin parçası olduğum için de gurur duydum.Sonra Dostluk Yardımlaşma Vakfı Başkanı Cahit Akçam çıktı kürsüye. “BirGün tarihi bir yayın yaptı bugün” diye başladı sözlerine. “Bugün BirGün okuyanlar yalnızca 12 Eylül’ü yapanların değil, aynı zamanda onlara yalakalık yapanların da gün yüzüne çıkarıldığını görecekler. Bugünkü BirGün çok önemli bir gazetecilik olayıdır” diye devam etti.Vakıf, 12 Eylül belgeselini “unutmaya ve unutturmaya karşı insani bir başkaldırı, unutturmak isteyenlere de bir şamar olarak” yapmıştı. Vakfın kendisi ise dayanışmayı, yardımlaşmayı unut, “tek başınasın, gemisini kurtaran kaptan” diyen 12 Eylül zihniyetinin kendisine bir başkaldırıydı.O 12 Eylül ki, yalnızca işkenceyle, idamla sınırlamadı misyonunu. 24 Ocak kararlarının yolunu döşedi. Örgütlenmeyi, sendikayı yok edip, piyasayı tanrı mertebesine yükselten sistemin ve anlayışın önünü açtı. Kapitalizmin en vahşi halini buyur etti memlekete.O kapitalizm ki, insanı, insanlığı öldürdü! Piyasanın ve piyasacıların kâbesi ABD’ye baksanıza bir. 2 milyon insan, 2 milyonu da beyaz, vicdanı para olmuş sağlık ve sigorta lobilerinin gazıyla sokaklara dökülüp, 30 milyon vatandaşları için “paraları yoksa ölsünler” diye bas bas bağırıyorlar. “Bizim vergilerimizi yoksulların sağlığına harcayamazsınız” diyorlar. İşte, kapitalizmin en liberal, en mükemmel halinin insanı nasıl insanlıktan çıkardığının resmi!Bu da utançtır, başlığa yazmadığım!

5 Eylül 2009 Cumartesi

GENEL KURUL

CANLAR

VAKFIMIZIN GENEL KURULU 13 EYLÜL 2009 TARİHİNDE SAAT 13.00 DE VAKFIMIZ KÜLTÜR SALONUNDA YAPILACAKTIR.TÜM DOSTLARIMIZIN ÖNERİLERİNİ DİNLEMEK VE ONLARDAN ALDIĞIMIZ GÜÇ İLE YENİ DÖNEMDE MÜCADELEMİZE DEVAM ETMEK İSTİYORUZ.BUNUN İÇİN MUTLAKA KATILIMLARINIZI BEKLİYORUZ.


SAYGILARIMIZLA



MANİSA HACI BEKTAŞ VELİ ANADOLU KÜLTÜR VAKFI

YÖNETİM KURULU